featured

1923’de Türkiye Cumhuriyeti ilan edildiğinde GSYH 570 milyon dolar, kişi başına gelir 48 dolar, ihracat 57 milyon, ithalat 80 milyon dolardı. Sanayinin payı GSYH’nin yüzde 10’undan azdı. Gerçek anlamda okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 3 dolayındaydı. Lozan Antlaşması imzalandığında İstanbul ve Çanakkale Boğazları uluslararası gücün yönetimindeydi, Hatay Türkiye sınırları içinde değildi. Boğazların Türk egemenliğine geçişi 1936 yılında Montrö Antlaşmasıyla oldu. Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılması 1939 yılında gerçekleşti. Türkiye, Cumhuriyetin ilanından sonra sayısız fabrika ve üretim kurumu kurdu, sanayileşmeyi hızlandırdı, eğitime ağırlık vererek okuma yazma sorununu çözdü, 1929 Büyük Depresyonu ve İkinci Dünya Savaşına karşın gücünü ve üretimini artırarak ilerledi.

Özetle Türkiye, özellikle 1945 sonrasında yaptığı bazı hatalara ve çözmesi gereken sorunlarını çoğaltmasına karşın çok kötü başladığı yirminci yüzyılı zaman ilerledikçe lehine çevirmeyi Osmanlı’dan devralınan dış borçları da temizleyerek başardı.

Yirmi birinci yüzyıla girdikten kısa bir süre sonra Cumhuriyetin 100. Yılı için hedefler ortaya kondu. Ama ne yazık ki bu hedeflere ulaşmak için gerekli yapısal reformlar yapılamadı. Tam tersine mevcut yapısal düzenlemeleri tersine çevirecek hatalar, yanlışlar yapıldı. Hatalar yalnızca ekonomi alanıyla sınırlı da kalmadı. Sosyal ve siyasal alanlarda da hatalar peş peşe geldi. 2018’den itibaren geçilen başkanlık sistemi hataların, yanlışların katlanarak artmasına yol açtı.

Çürümüşlük, yolsuzluk, yoksulluk, görgüsüzlük, ahlaksızlık, adam kayırma, kara para aklama, dolandırıcılık, mafya, terör: Cumhuriyetimizin yüzüncü yılını tamamlayıp ikinci yüzyılına geçerken elimizde olanlar ne yazık ki bunlar. Her gün yeni bir faciayla uyanır olduk. Kara para aklayıcıları, uyuşturucu kaçakçıları, fon vurguncuları, din tacirleri ülkenin her yanını sardı. Diyanetinden futboluna, siyasetinden bürokrasisine, eğitiminden denetimine, yargısına kadar her alanda lime lime dökülen bir yapı var karşımızda. İşin en acı yanı bunların hesabı sorulmuyor. Örneğin bütün bu kara para, uyuşturucu işlerine niçin göz yumulduğu sorusunun üzerine gidebilen yok. Hatta bu soruyu basında birkaç kişiden başka soran da yok.

Netflix’de son zamanlarda izlediğim üç dizide (Undercover, Ferry ve Berlin) Türkler, Avrupa’da uyuşturucu ticaretini yöneten, kara para aklayan insanlar olarak geçiyor. Eskiden Türklerin adı bu tür işlerle anılmazdı. Ama gerçek bu olduğu için şimdi filmlerde Türkler, Bulgarların, Sırpların, Kolombiyalıların yerini almış görünüyor.

Bütün bunların nedeni siyasetin teknik konulara karışması: Siyasetin merkez bankasından, TÜİK’den, futboldan, polisten, adliyeden, üniversiteden elini çekmesi lazım. Çünkü siyaset, bizde, bu tür yerlere atamaları liyakate değil sadakate göre yapıyor. Eskiden bu kadar feci bir durum yoktu. Teknik konulara siyaset karışmadığında başarının nasıl peş peşe geldiğini bize voleybolcu kızlarımız gösterdi. Eskiden basketbol kadın takımımız da başarı yolunda ilerliyordu. Ne yazık ki oraya da siyaset girdi ve başarı düştü.

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında geldiğimiz noktada Türkiye gri listede yer alan, uygar ülkelerin kendi çıkarları söz konusu olduğunda aralarına aldığı, onun dışında dışarıda tutmaya çalıştığı, yurt dışına giden insanlarının son derecede kötü muamele gördüğü bir ülke konumuna düşmüş görünüyor.

100 yılda geldiğimiz yer ne yazık ki berbat bir yer.

 

Yorumlar kapalı.